Bazen her şeye sıfırdan başlamak istersiniz. O kadar canınız
sıkılır, o kadar bezersiniz ki dünya işlerinden, yeter dersiniz, her şeye
yeniden başlayalım, sıfırlayalım her şeyi.
Türkiye sınırları içinde yaşayan herkes çok bunalmış. Millet
ekmek parası derdine düşmüş, debelenip duruyoruz, çıkış yolu arıyoruz; ama ne
çare, ellerimiz kollarımız kilitlenmiş, hiçbir şey yapamıyoruz… Başımızı
taşlara vura vura dersler alıyoruz bazen, çoğu zaman da Karaman ilinde neden
koyun tahsili yapmadık diye üzülüyoruz, hiç olmazsa Karamanın koyunlarının
sonradan çıkacak oyunlarını anlayabilirdik.
İki kişi bir araya gelsek vatanı milleti kurtarmak ile
meşgul oluruz; ama beri taraftan kendimiz uçurumun en dibine sürükleniriz göz
göre göre. Kendimiz için düşünemeyiz, kurtaramayız kendimizi. Ordinaryüs
profosörler kadar bilgiye sahibizdir ama asgari ücretten bir kuruş fazla
kazanamayız, ekonomi profosörleri ekmeğimize yağ süremezler ama en ucuz kredi
nerededir diye banka banka dolaşmanın verdiği yorgunluğu iyi bir şeyler
yapıyoruz diye kendimizi aldatacak bir güzellik olarak görebiliriz.
Basın yayın ile meşgul olduğumuz saatler o kadar etkilidir
ki aylar boyunca etkisinden, bize verdiği aşağılık komplekslerinden ve
güvensizliklerden kurtulamayız. Herkes bir şeyler söyler, hepsine hak veririz
ve eyleme geçme zamanımızın geldiğine karar veririz ama ne yazık ki
alışmışızdır kanepemize uzanıp televizyondaki bu programları seyretmeye,
uzandığımız yerden nasıl geçeceğiz eyleme, nasıl değiştireceğiz yattığımız
yerden hayatlarımızı?
Bir defa geliyoruz Dünyaya diyenlerin sayısı da çok arttı
son zamanlarda. Bunu söyleyenler sıkıntılardan ve zorluklardan o kadar bezmiş
durumdalar ki, nefes almak için birazcık hava boşluğu arıyorlar adeta. Kimileri
sağlıklı yaşam için, obeziteden kurtulmak, zayıflamak için sıkıntı çekiyor,
diğerleri karnımızı nasıl doyuracağız endişesindeler. Ekmek parası
bulamayanlarda, obez obez gezenlerde aynı sıkıntılar ile boğuşuyorlar inanın.
Hepsinde bir ekonomi tutsaklığı var.
Dünya hayatı, Dünya sevdası o kadar yoğun ve ulaşılamaz aşk
ile sinmiş ki yüreğimize, gözümüz, gönlümüz ve beynimiz yoğun burukluk altında
ve ulaşılamayan uzak ve ırak noktalarda sanki…
Oysa böyle mi olmalıydı, kendi kendimize bile kırk yabancı
gibi mi hissetmeliydik. Ne zaman vaz geçtik kendi benliğimizi sevmekten? Ne
zaman unuttuk kişiliğimizi, düşünce sistemimizi ve hayatlarımızı? Yoksa bir
şeylerin baskı ve etkisi altında mıyız ve bunun farkında mı değiliz? Kobay
farelerini bu son yıllarda bizlerden iyi anlayan yoktur herhalde… Kedi olamadık
ki bir fare tutalım… Fare yaptılar, kedilere özlem duymaya başladık….
Bazen bedeninize bile sıfırdan başlamak istersiniz, yeniden
doğmak istersiniz, yeniden çocuk olmak, genç olmak, seneleri geriye, çook
gerilere almak istersiniz. Şimdiki aklım olsaydı neler neler yapardım dersiniz.
Sorumluluklarınızın altında ezildikçe, çocuklar gibi okul bahçelerinde,
parklarda oynamak istersiniz.
Sağlık problemleriniz çıktığında ise bedeninizi değiştirmek
istersiniz adeta, gençleşmek istersiniz, gençlik yıllarınıza geri dönmek
istersiniz. Zamanı çabucak ileriye ve geriye almak, istediğiniz yerden tekrar
başlamak istersiniz. İsyan değildir bu, ufacık bir kalpten geçiriştir…
Ama ne çare, istersiniz, istemenin dehlizlerinde
dolaşırsınız elinizdeki küçücük serçe kalbinizle…
Beterinden korkarsınız, şikayet ettikçe işlerin daha da
kötüye gittiğini anladıkça, beterinden korkarsınız, isyan etmeye, kötü ve
yanlış düşünmeye korkarsınız, daha kötü durumların sebebi davranışlar yapmamaya
ve hatta düşünmemeye çalışırsınız. Şükürsüz yaşayıp gidersiniz, hiç
şükretmezsiniz, sözlüğünüzde yazılmamıştır sanki, başınız belaya da girse, çok
da mutlu da olsanız şükür etmek aklınızın ucunun ucuna gelmez, çünkü
bilmiyorsunuzdur. Mutsuzluğa kurulmuştur hayatınız. Mazoşist yaklaşımlar misali
mutsuzluğa kilitlenmiş ezikler gibiyiz…
Duramazsınız, bir dakika durup nefes alamazsınız, kafanız ve
bedeniniz hep bir şeyler ile meşguldür. Boş boş oturmaktan sıkılsanız da,
ruhunuz da saatli bomba düzeneği oluştursa ne çare… Yok, öyle de yok, böyle de
yok. Çok şeyler eksik kalmış, tanımlanamayan mutsuz insanlar sürüsüne
katmışınızdır kendinizi, bilet parası yok bu sefer, beleş, mutsuzluk burada
beleş…
Kendiniz mutsuz olsanız neyse, etrafınızdakileri de mutsuz
edersiniz, en çok sevdiklerinizi, en yakınlarınızı mutsuz etmekte üstünüze
yoktur. Bir kelimenizden, bir nidanızdan, ünleminizden, bir jest ve
mimiğinizden mutsuz olabilecek kimler varsa en ufak bir gayrete gerek kalmadan,
bilinçsiz ve düşüncesiz, saf ve temiz çocuklar misali onları da çekersiniz bu
mutsuzluğunuza…
Mutsuzluğunuzu tek başınıza yaşayamazsınız, birileri ortak
olmalı size, bilinçsizce yaptığınız bu mutsuzlaştırma eylemleri, kartopu gibi
büyüyüp zamanı geldiğinde yine çıkacaktır üstünden atlanamaz, altından
çıkılamaz zorluklar olarak karşınıza.
En zoru iletişim kuramamanız kendinizi net bir şekilde
anlatamamanızdır. Siz de anlayamamışsınızdır kendinizi çünkü. Kim kendini
anlamış ki? Bahane değildir bu ama, sizin için en büyük bataklıktaki tuzak
sorundur adeta, önce kendinizi anlamalı sonra etrafınızdakilere
anlatabilmelisiniz. Neyi mi? Onları ne kadar çok mutlu etmek istediğinizi…
Kıskançlıkla geçmiştir ömrünüz. Kendi sahip olduklarınızın
farkına varamadan, diğerlerinin sahip olduklarını kıskanmakla geçmiştir
ömrünüz. Nasıl derseniz deyin, kendinizi kıskanç katagorisine koymasanız da,
başka anlatım ve tarifler arkasına sığınsanız da; insan olmanızdan dolayı sahip
olduğunuz bu kıskançlık sizi öyle bir yerlere getirmiştir ki… Kanatsız
uçacaksınız adeta… Hırs, kıskançlık, haset ve daha nice kötü hasletlerde
doktoranızı yaptığınızın farkına bile varamazsınız… Sonra bir de bakarsınız ki
aynaya, kim bu karşıdaki dersiniz? Kendinizi tanıyamazsınız. Aniden ellerinizi
görürsünüz, ne yapıyor bu eller dersiniz? Neler yapacak? Sobelenmekten korkup
saklanan çocuklar misali ancak kafanızı ve kendi gözünüzü saklayabilirsiniz
karşınızdakilerden, onlar sizin koskoca gövdenizi çok net görebiliyorlardır
aslında. Çünkü zamanında onlar da çok oynamışlardır bu Saklanbaç oyununu… İçin
için gülüyorlardır, eğleniyorlardır sizinle, kim bilir belki aralarında sizin
için üzülenler vardır, belki yol göstermek isteyenler de çıkacaktır…
Yaşadığınız için, nefes alıp verebildiğiniz için ne kadar
şükür etseniz azdır. Ama içiniz o kadar hırs doludur ki bu aklınızın ucuna bile
gelmez, bozuk para gibi kolayca ve düşüncesizce harcarsınız kendinizi.
Hayatınız, yaşamınız, sağlığınız, mutluluğunuz elden gittiğinde bile
anlayamazsınız bazı şeyleri. Artık çok geçtir, en arkada, en son gelenlerden
birisinizdir… Bir şey elde edememenin, başarılı olamamanın verdiği mutsuzluk
boğazınıza koskocaman bir elma gibi oturacaktır günün birinde. Kim bilir belki
klavyenin üstüne damlayacak iki üç damla göz yaşını sileceksiniz çook
dalgınlıkla yavaş yavaş, neler oluyor bana diye düşüne düşüne…
Sonlandıramadan, sıfırlayamadan bazı şeyleri, asla
başlayamayacaksınız küçük adımlara, mutluluğa giden patikaları
oluşturamayacaksınız beyninizde… Hani bazen ağrı kesiciler sayesinde çok hafif
hissedersiniz ya vücudunuzu, beyninizi, keşke dersiniz hep böyle olsa… Uyuşmak
değil ama, uyuşturulduğumuz yeter… Uyuşmadan, uyuşturulmadan, hafif, zinde ve
dinç hissetmek, mutlu hissetmek, yere daha sağlam basmak, daha moralli olmak…
Ne uzak geliyor kulağa değil mi, çoğu zaman dökülmeye ve sürünmeye alışık
bedenlerimizin nadiren hissettiği güzellikler bunlar.
Bir çırpıda yazmaya alışık parmaklarım nedense bu yazıyı bir
haftada, on günde tamamlayabildi. Bu da çok farklı oldu, okundukça okunası
geliyor aslında, siz de öyle yapın, bugün bir çırpıda okuduğunuz bu yazıyı,
zaman zaman tekrar okuyun, olmaz mı? Bilmem belki daha farklılıklar
yakalarsınız her okuduğunuzda, belki okumanızın birinde sıfırlanmaya
yaklaşabilirsiniz…
İşin özü mutlu olmaksa eğer, mutluluğu yakalamaksa eğer
neden bu mutsuzluk?
Mutluluk ile saklambaç oynamaktan bıktık usandık. Kaleye mum
dikeli çok oldu….
Ahmet Gencal, İstanbul, 05. 01. 20012



Ohhh Harika... paylaşımın için teşekkürler.
YanıtlaSil